DERSİM GEZİSİ

Geleneksel 9. Dersim Gezisi, Bölüm 1: Doğu’nun kalbi olarak nitelendirdiğim yurdumuzun bu benzersiz coğrafyasına bu kez erken gidip dağlarda kar ve yeni açmış çiçekleri görelim diye niyeti bozup tam 40 taife olarak hemen Mayıs ayı başında yola koyulduk. Uçağımızın saatinin değişmesi nedeni ile bu kez ilk olarak kuzeyden bölgeye giriş yaptık. Erzincan Havaalanına uçup oradan Tunceli’ye geçeceğiz. Lakin havaalanına servis yaparken fecaat yağış altından sabahın beşinde Kadıköy meydanının kapanması nedeni ile zor netameli anlar yaşadık ama uçağa da yetiştik.

  Çoğunlukla pamuk benzeri bulutlar lakin görüş alabildiğimiz yerlerde de tamamen karlar ile kaplı bembeyaz dağ tepelerini geçip iniverdik Erzincan’a. Üç minibüse yerleştik ve yola koyulduk Girlevik yani Çağlayan beldesine doğru. Bizim için bir kahvaltı hazırlamışlar ki breh breh dersin kuş sütü eksik. Hemen yanımızdaki ünlü şelaleyi de görüp fotolayarak yola revan olduk tekrar. Kış aylarında suları donup buz tırmanışının da yapıldığı Girlevik Şelalesi’ni güneydeki Munzur Dağları’ndan gelen sular oluşturuyor idi.

  Dersim kelimesi Farsça olup “gümüş kapısı” anlamındadır. Sadece Tunceli vilayeti ile sınırlı olmayıp Bingöl’ün batısını, Elazığ’ın kuzeyini ve Erzincan’ın güneyini de içerir. Geçilmesi girilmesi zor netameli dağ sıralarının çevrelediği bir coğrafyadır. Tarıma elverişli geniş ovaların olmadığı derin vadiler, berrak nehirler ve bitmek tükenmek bilmeyen meşe ormanları ile kaplı bu alanda yaşam da zordur. Merkezi devletlerin Hititler, Bizans ve Osmanlı’nın doğrudan yönetmediği buradaki feodal vasal derebeyler ve dini önderler ile işbirliği yaparak egemen olduğu bir yerdir Dersim dahil tüm Doğu Anadolu. M.Ö. 2000’li yıllarda Azzi Hayasa halkının yaşadığı bölge kadim Ermeni kültürünün baskın olduğu bir yerdir. Zaman içinde bölgeye gelen biz Türkler(Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleri) ile güneyden gelen Kürt aşiretlerinin birbirine karışmaları ile çok değişik farklı bir kültür oluşagelmiştir Dersim’de.

  Güvendiğim hava raporları tüm gezi boyunca yağış veriyordu. Derken Karasu vadilerini geçip de dağlara tırmanmaya başladığımızda yağış da geliverdi sis ile beraber. Çıktık çıktık 1900 metreleri aştık Pülümür’e doğru iniyoruz, ama yağmur da aman vermiyor. Ünlü tuzlaya Hiver’e uğrayalım hiç olmaz ise fotoğraf çekelim dedik. Bu yörenin dağların altı kaya tuzu yatakları ile doludur lakin burada üretilen tuz daha farklı olup özeldir. Yeraltına sondaj yapılır ve kayaların içindeki sular yukarıya çekilip ilkel minik havuzlarda kurumaya bırakılır. Hem komşu Kemah’da hem de bölgedeki kimi yerlerde bu yöntem ile elde edilen tuzda sodyum minerali az potasyum minerali fazladır. Bundan dolayı en sağlıklı tuz diye nitelenir. Ovacık tuzu adı ile de her yerde bulunabilir.

  Cemal Süreyya’nın da doğum yeri olup en ücra dağ yerleşimlerinden biri olan efsanevi Pülümür beldesini geride bırakıp derin vadilere inmeye başladık Tunceli il merkezine doğru. Sadece vadiyi dolduran çay değil her küçük vadiden gelip çaya katılan tüm sular da coşmuş durumda sanki yer yer sular seller misali. Kar/çığ tünelleri peş peşe ve her tünelin yanında da en az bir metre kalınlığında eskiden kalmış kar yığınları. “zağge” denilen bir yerde mola verdik ki taife biraz soluklansın, çay kahve içelim. Tam da burada gürül gürül şelale gibi sular geliyordu yukarılardan. Keza yukarı tepelere dikkatlice bakınca hem dağ keçilerini hem de güvenlik amacı ile yapılan “kalekol” denilen askeri tesisleri görüyordunuz.

  Yaz aylarında yurtdışından da gelen bölge sakinlerinin kıyılarını doldurduğu “Dersim plajları” denilen Pülümür Çayı kenarlarından geçiyoruz. Şimdilerde yaldır yaldır boz bulanık aksa da yaz aylarında nehrin genişlediği her alanda şezlonglar serili plajlar var. Nihayet vakitler öğlen saatleri olmuştu ki vardık Tunceli il merkezine ve iki otele yerleştik. Kısa bir dinlenme molası verip tekrar yola çıkacağız. Tunceli meydanı ilk kez görenleri çok şaşırttı çünkü özellikle kadınlar bu kentte çok rahat geziyorlar idi. Dersimliler kadınlarına, doğasına ve çevresine hiç zarar vermezler. Derler ki burada bir kadına laf atılıyorsa ya dışarıdan gelen bir memurdur ya da polis jandarmadır. Kadınların bu denli özgür sere serpe yaşadığı değerli ve etkin olduğu bir yer de ilginçtir ki Moğolistan’dır. Hatta 2027 Temmuz’unda da Moğolistan’a gideceğiz.

  Atladık tekrar araçlara bu kez bölgenin içlerine kırsalına Rabat Vadisi’ne yollandık. Bir yandan da gözümüz kulağımız hep gökyüzünde kara kara bulutlar aşağılara inmiş gibi. Batıdan gelen Munzur Çayı ve kuzeyden gelen Pülümür Çayı’nın birleşip döküldüğü barajı geçtik içerilere giriyoruz engin meşe ormanları arasından. İyi, Rabat’ın yolunu onarmışlar kırk dakika kadar gittik ve aşağıya kıpkırmızı kayalar ile dolu vadiye inmeye koyulduk. Yağış da ara verdi sanki, hemen muhtar Ali’nin evinin bahçesinde toplandık. Bu ev ve bahçesi Dersim’in ne olduğunu anlatıyordu ; evin taşları arasında bir Ermeni kilisesinden sökülmüş taşlar vardı, bahçede de Türkmenlerin koyun mezar taşları. Muhtar Ali de Kürtçe bir şive ile Türkçe konuşuyordu. İşte Dersim bu idi, üç farklı kültürün alaşımı.

  Taifeye henüz yağmur yok iken aşağıya vadiye inelim dedim. Vadide tek kemerli bir köprü, küçük bir çağlayan ve dağlara doğru devam eden tarihi bir patika vardı. Vadiye inmeden de kıpkırmızı taşları ile bir Demirçağı kalesi olan Rabat. Belli ki bu kalede demir üretiliyordu. Arapça bir kelime olan rabatın anlamı ise, direnç noktası bir tehlikeye karşı oluşturulan mevzii siper anlamında idi. Bulutlar harekete geçtiğinde önden hızla inenlere çabuk olun yağış geliyor dedim ve yukarıya üstü kapalı alana gidip hazırlıklara koyuldum. Bizim muhtar yöresel bir yemek olan “babuko” yani “zerefet” yapmıştı. Ekmek, tereyağı ve sarımsak ile yapılan tirit gibi bir yemek idi. Kuzine soba da yanıyor çay da hazır. Peynirlerimiz neyin de var, kurduk sofrayı bir güzel ziftlendik. Aşağıya vadiye inenler ise bir güzel ıslanmış olarak gelip sofraya oturabildiler. Neyse ki yağmurlukları vardı da pek zayiat olmadı.

  Vadide işimiz bittiğinde tekrar yağış başladı hatta dönüş yoluna girdiğimizde şimşekler yıldırımlar gırla gidiyordu. Bereket vere ki araçların içinde idik ve bu ilk günü de çok hasarsız atlatmıştık. Kendimizi otellerimizin sıcak ortamına dar attık ve kah otellerin lobilerinde kah civardaki çay bahçelerinde günü tamam ettik.

Geleneksel 9. Dersim Gezisi, Bölüm 2: Tunceli’de ilk sabahımıza yine kara gri bulutların altında uyanıp doğruca kent merkezindeki müzeye girdik. Güzel düzenlenmiş müzede vilayetteki Paleolitik mağara buluntuları ve Çemişgezek ile Pertek civarlarındaki höyük buluntuları vardı. Uzun uzun anlattım insan evrimini ve ilkçağları. Devamındaki etnografik galeriler ise çok zengin idi ve 20.y.y. a dair birçok yaşanmışlıklar anekdotlar vardı. Tabii ki Alevi kültürüne ait epeyce zengin görsel de.

  Bugün Ovacık günü, sapağa girdik ve ilk kez böyle boz bulanık akan Munzur Suyu boyunca yol almaya başladık. Nehir öyle taşmış ki sanırsın yola girecek, zaten haber geldi Munzur boyunca giden Ovacık yolu kapalı imiş. Hem nehrin taşkını hem de yol çalışmaları nedeni ile. Çok gittik gitmedik “ana Fatma” kutsal alanına vardık. Dersim Alevileri için çok önemli bir nokta idi burası. Sodalı bir kaynak suyunun çıktığı yer Hz.Muhammet’in kızı Fatma’ya adanmış bir yer idi. Bilindiği gibi Fatma kocası Ali ile beraber İslamiyeti yayan kurumsallaştıran çok önemli işler yapmışlar idi. Dolayısiyle de Fatma sıfatı iş bilir her şeyi çekip çevirir iyi yönetici örgütleyici anlamında çok değerli idi Müslümanlar arasında. Mumlar yakıp dilekler dilendi şifalı nefis sodalı sudan da içildi ve tekrar yola çıktık.

  Sonraki durağımız ise Munzur Nehri’nin bir menderes dolambaç yaptığı çok görsel bir yer idi ve tam da köşesinde Holvori denilen mağaralar vardı. 1937 Dersim Olayları sırasında ordunun kontrolsüz güç kullanarak yerli halka şiddet uyguladığı hatta katliamlar yaptığı yer idi bu mağaralar. Efendim lafın burasında Dersim bahsine bir parantez açmak gerekir ise ; Dağların içinde erişilmesi çok zor olan bu bölgeler merkezi otoritelerin(Hititlerden Bizansa hatta Osmanlı’ya değin) kolay egemen olamadığı oradaki yerel vasallar derebeyler ile iş gördüğü netameli bir coğrafya idi. Buralarda hem hayat çok verimli ovalar olmadığı için de çok zor idi keza her daim dini ya da feodal kişilikler köylüleri soymada idi.

  Coğrafyanın ana kültürü halkı M.Ö.400’lü yıllardan beri Ermeniler idi. Hititler zamanında bu bölgelere Azzi Hayaşa denilirdi. Ermeniler de kendilerine köken olarak “hay” halkı derdi. Hatta meşhur bir deyim vardır ; haydan gelen huya gider. 11.y.y. da Doğu Anadolu’ya gelen Türkmen boyları da Akkoyunlular ve Karakoyunlular adı ile yöresel beylikler kurmuşlar ve yerel Ermeni köyleri halkı ile uyum içinde yaşayagelmişler. Fatih 1472 yılında Akkoyunlu Beyliği’ni yok edince Türkmenler güneye Dersim içlerine kaçmış ve buradaki Ermeni yerel halk ile karışmış. Gelenekler adetler birbiri ile etkileşime girmiş. Gözünü hep Batıya dönmüş olan ve oralara doğru egemenlik kuran Osmanlı, nihayet 1500’lerde Yavuz ile beraber Doğu’ya yönelmiş ve tehdit olarak gördüğü Safevi İran üzerine sefere çıkmış o zaman bölgede sorunlar başlamış. Kürt aşiretlere verilen yetki ile bölgedeki kültür değişmeye senkretik özellikle göstermeye başlamış. Türk ve Kürt aşiretler arasında değişimler dönüşümler başlamış ana kültür olan Ermeni bazı üzerinde. Denir ki bir Dersimli Kürt ile Ermeni ya da Türkmen arasındaki fark sadece bir soğan kabuğundan ibarettir.

  Geçimin zor olduğu Dersim’de halk dini önderlerin cerre çıkıp elinde kalan son nevalaleri de aldığında silahına sarılır ve dağ geçitlerinden çıkarak komşu bölgelere nispeten varlıklı Sünni köylere(Kemah, Kemaliye, Çemişgezek’in) baskına gider ve ele geçirdikleri ile kışı geçirmeye çalışır. Keçilerinden başka geçinecek bir zenginliği olmayan bölgede devletin otoritesi hep zayıf kalmıştır. 1930’lı yılların sonuna doğru bir jandarmanın köylü bir kıza davranışı ile fitil ateş alır ve isyanlar başlar. Aşiretlerin sadece üçte biri isyana katılır ise de ateş büyür. O dönem başbakan olan Celal Bayar’ın da aşırı kontrolsüz karşı koyması ile isyan kanlı bir şekilde bastırılır. Sonra da isyan eden aşiretler sürgüne gönderilir. Bugün Konya’nın kuzey ilçeleri Dersim sürgünlerdir. Daha sonra da yurtdışına özellikle İsveç’e göç başlar oralardan.

  Cumhuriyet tarihimizin istenmeyen bu acılı sayfaları maalesef bu “cennet” gibi topraklarda yaşanmıştır. Yoğun meşe ormanları ile kaplı şimdilerde boz bulanık akan ama gerçek rengi camgöbeği mavi olan Munzur Çayı ve kolları bu bölgeye hayat verir aslında. Dersim insanı kendi doğasına zarar vermez, yaban hayvanlarını öldürmez ve kadınına kesinlikle kötü davranmaz mesela bir genç kıza laf atılmaz. Lakin derin bir yoksulluk içinde doğasının ona bahşettikleri ile uyum içinde yaşar, günümüzde. Tabii ki yoksulluk nedeni ile büyük kentlere ve yurtdışına göç de yoğundur. Hatta komşu vilayet Elazığ’da bile yoğun bir Tuncelili nüfusu yaşamaktadır. Çünkü orada fabrikalar ve iş olanakları vardır. Maalesef merkezi otorite bu bölgeye her daim “şaşı” bakmıştır. Yani yatırım hemen hemen hiç yoktur.

  Holvori bölgesinde inip fotoğraflar aldık ve az bir yol gittik ki kapalı. Biz de Ovacık’a gitmek için mecburen Geyiksuyu beldesi yolundan gideceğiz yani dağ yollarından. Sardık rampaları çıkmaya başladık, ilk kez buraları görüyorum. Tam da Dersim’in kılcallarında kalbindeyiz. Meşe ormanları ve peş peşe vadiler yoğunlaştı, her gördüğümüz tarım yapılabilecek küçük açıklıklarda minik köyler var adeta mezraa gibi olan birkaç hanelik. Yükseldikçe hava da değişti ince yağış kara döndü ve 1900 metrelere çıktığımızda yol kenarlarından bir buçuk metrelik kar duvarları başladı, neyse ki yolla açık. Geyiksuyu beldesi ise genişçe bir yüksek ovada kurulu ama orada da in cin top oynamada. Bir mola verelim dedik ama oturup dinlenebilecek bir mekan bulmak zor. Yol kenarı tüm küçük tesisler de kapalı.

  Nihayet zor kötü asfaltlı yolları geride bırakıp Hozat sapağına geldik ve yine dev kar yığınları arasından yol alıp kah duran kah devam eden yağış altında Ovacık’a vardık saatler 13.00 olduğunda. Acıkmıştık doğruca yemek alacağımız Murat/Hüseyin Genç kardeşlerin mekanına “turistik otel” lokantasına girdik, lezzetli tencere yemekleri bizi bekliyordu. Herkes istediği kadar değişik kap yemek alarak bir ziyafet çekiverdi kendisine. Uzun senelerdir hep burada yemek alırız ve lezzeti de hiç ama hiç değişmez.

  Ovacık kooperatifine uğrayıp yörenin lezzetlerini satın alıp kargolattık. En başta nohut olmak üzere, fasulye, tulum peyniri, tereyağ, tuz, bal ve diğer ürünleri bolca satın aldık. Her ne kadar İstanbul’da da “Ovacık doğal ürünler” dükkanları varsa da yerinden satın almak bir başka. Çaylar ve kahveleri de içip yağışın ara verdiği bir anda Munzur’un gözelerine doğru yola çıktık. Yarı beline kadar bulutlar inmiş tepeleri karlı dağların önündeki yüksek ovada hızlı yollar alıp vardık gözelerin bölgesine. Hafta arası olduğu için oldukça sakindi ortalık. Dağların ön yüzünde taşlık alanlardan süt beyaz sular çıkıyor ve hemen her taş üzerinde de mumlar yani çerağlar yakılmış nice dilekler ile.

  Platformun sonuna kadar gidip ana kaynağı gördük. Munzur suyu burada masmavi akıyordu ve tüm kayalık boyunca fışkırırcasına sular çıkıyordu her yerden. Biz ise her zamanki gibi en uzaktaki o minik pınara dereciğin ilk çıktığı gözeye gideceğiz. Bu kez rahat üst patikadan devam ediyoruz ve hava da ara vermiş gibi, yağış yok. Her zaman bir adımda geçtiğimiz minik sular geçit vermeyince taşları atarak hemen bir köprü oluşturduk ve gözeye gittik ki, gözlerime inanamadım. Gözede sadece bir kar yığını vardı ama su akmıyordu. Oysa ki her yerden zırıl zırıl sular sökün edip geliyordu.

  Yine de pınarın başında çerağlarımızı yaktık ve sıkı da bir efkar dağıttık. Hatta taifenin çoğu bu efkar dağıtmayı bilmiyordu tekrar ettik. Dönüş yoluna geçtik ki bulutlar da geliverdi tekrar ve yağış da başladı. Hitit’in fırtına tanrısı “teşhup” bize ancak bu kadar izin vermişti. Neyse olsun orijinal pınara kadar gittik ya daha ne olsun. Hemen yanımızdaki bir çay bahçesine sığındık ve araçları da buraya çağırdım.

  Tunceli ilk merkezine dönüyoruz yine dağ yollarından devamla. Uzun yollar alarak vardık il merkezine. Cemevi’nde görevli bir “dede” olduğunu öğrenince Tunceli Cemevi’ne girdik. Dede anlattı biz dinledik, biz sorduk o cevaplar verdi ve bu müthiş günü en olması gerekir biçimde noktaladık. Fecaat yağış devam ederken otelimize attık yorgun bedenlerimizi, yarın yine uzun ve güzel bir gün bizi bekliyordu.

Geleneksel 9.Dersim Gezisi, Bölüm 3: Tunceli’de ikinci sabahımıza uyanıp geç kalmadan yola koyulduk batıya Eğin’e doğru. Geçen sene Pülümür/Kemah hattı ile gitmiştik Eğin’e yani Kemaliye’ye. Bu kez ise Hozat/Çemişgezek rotası ile gideceğiz. Yolumuz üzerinde Demirkapı köyünün mezarlığındaki Türkmen geleneği olan koyun mezar taşlarını fotolayıp devam ediyoruz. Lakin daha önce yolda gördüğümüz yabani dağ keçilerini bu kez burada göremedik. Fecaat yağış tekrar başladı ve bu coğrafyanın en radikal beldesinde Hozat’ta bir mola verdik. Boş bir kafe bulup yerleştik, gelsin çaylar kahveler.

  Yağış biraz ara verdiğinde tekrar yola revan olduk Çemişgezek’e doğru gidiyoruz. Coğrafya iyiden iyiye kırsallaştı, Ovacık ve civarının meşe ormanlarından eser kalmadı. Sadece bozuk baltalık seyrek meşelikler var, çoğu yer ekili ya da nadasa bırakılmış ve ufukta güneyde Keban Barajı’nın mavi silüetleri görünmede. Dersim bölgesinin yegane muhafzakar sayılabilecek beldesidir Çemişgezek. Aslında bu bölgenin de en eski kadim yerleşimi olup Ermeni kökenlidir ve erken bir dönemde 11.y.y. larda Türkleşip Müslümanlaşmaya başlamıştır. Kentin güneyinde “peri kayalıkları” denilen devasa kaya kütlesi içinde onlarca mağara vardır. Paleolotik çağlarda ilkel insan barınakları olan bu mağaralar Bizans dönemlerinde manastır ya da dini bir yer olarak da kullanılmıştır. Yine beldede bir Selçuklu camisi de bulunur.

  Vardığımızda yağış ara vermişti, doğruca daha önce de mola verdiğimiz köy kahvesine gittim, tıklım tıklım dolu idi, baktım karşıda bir kafe ve bomboş. Hemen tezgahı oraya kurduk. Tulum peyniri ünlü olan beldeden peynirleri fırından da yeni çıkmış lahmacunları aldık ve leziz bir sofra kurduk, afiyet şeker olsun. Beldeden ayrılmadan da peri kayalıkları önünde bir mola verdik, mağaraları fotoğraflarken birden saatler önce yolda göremediğimiz dağ keçilerini hem de farklı sürüler halinde kayalıkların içinde gördük. Çevik hareketler ile yürünmesi bile imkansız dik yamaçlarda yeşil ot peşinde koşuşturuyorlar idi.

  Yoldayız ve önümüzde de zor netameli yollar var. Tamamen kayalık vadilerde Fırat Nehri’nin kuzey kolları arasında bulunan dik yamaçlı coğrafyada kanyonlara inip çıkacağız. Hani araçlar biraz büyük olsa bu yola nasıl sığarlar diyeceğiniz dar asfaltlı uçurumlu acaip manzaralı yollar. İndik çıktık ve nihayet bir tepede Başpınar köyünde kısa bir mola verip dar attık kendimizi dışarıya. Büyük bir köy idi adeta belde gibi idi ama ortalıkta kimsecikler yoktu yaşlı bir adamcağızdan gayri. Herkes yaz aylarında geliyor imiş büyük kentlerden.

  Şimdi inmeye başladık Karasu’ya barajın yukarı göllenme havzasına doğru. Tamamen kayalık coğrafyada karşı yamaçlarda nadir düz alanlarda kurulu minik köyleri görmeye başladık. Kemaliye’nin köyleri idi bunlar ve çoğunun sakinleri de büyük kentlerde yaşamakta idiler. Efsanevi vali Yazıcıoğlu’nun yaptırdığı Başpınar Köprüsü’nü geçerken de bir fotoğraf molası farz oldu hani. Baraj kıyısı yılankavi yoldan hızla devam ederek vardık güzel Eğin’e yani Kemaliye ilçesine. Doğruca merkezdeki otelimize Bozkurt’a geçtik, Eğin Konağı’nda kalacak olanları da konağa götürüp yerleştirdik.

  Erzincan ilinin bir ilçesi olan Eğin, vilayet merkezinden çok yarı bambaşka bir beldedir. Evvel emirde çok kadim bir kent olup adı Ermenice’de göze suyun çıktığı yer demek olan “ağn” kelimesinden gelir. Arapçada da benzeri “ayn” yani gözdür. Fırat’ın kuzey kolu Karasu Nehri kıyısında kurulu kent, baraj yapıldıktan sonra üçte birini kaybederse de yine devasa kayalıkların eteğinde yemyeşil bağ bahçeler arasında kuruludur. Yavuz Selim’in İran Seferine giderken uğradığı ve bölgedeki Türkmen yerleşimlerin aksine iyi ağırlandığı kente padişah ayrıcalıklar verir. Eğinliler de İstanbul’a gelip kasaplık ve odun kömürü işi yaparlar. Payitaht ile kurulan bu yakın ilişki kenti ihya eder ve zenginleşir. Dolayısiyle de bu civarlarda çok görülmeyen asude mimarisini her zaman geleceğe taşır.

  Eğin ve köylerinde evler genellikle üç katlı olup alt katlar ahır diğer katlar yaşam alanlarıdır. Genellikle taş kullanılır ve ahşap ile desteklenir. Zeminde ise hiçbir yerde görülmeyen “rıhtım” denilen bir mimari özellik vardır. Özel çamurlu bir kile taşlar saplanır ve çakma bir mozaiksel zemin elde edilir. Tüm konakların teraslar şeklinde bahçeleri vardır ve özellikle de dut ağacı olur. Bence yurdumuzda en lezzetli ve de “sağlıklı” dut pekmezi burada üretilir. Yine sadece Eğin’de üretilen doğal bir tatlı ürün vardır ; Lök. Dut ile ceviz dev bir havan ile iyice döğülüp karıştırılır. Cevizin yağı ile de iki ürün iyice karışır ve ortaya tamamen doğal bir tatlı çıkar. Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Eğinliler, yaklaşık 100 kişilik bir atlı süvari gücü oluşturup Mustafa Kemal’in emrine gönderirler. Bunu çok değerli bulan Atatürk de kentin adını meclisten geçen bir yasa ile Eğin’den Kemaliye’ye dönüştürür.

 Her zaman çok grubun geldiği ve araçları bir park etmede sorun yaşadığımız Eğin’de bu kez grup hemen hiç yoktu. Sanki kent bize kalmış gibi idi, ne güzel. Akşam saatlerinden önce kent meydanında buluştuk ve bu muhteşem mimarili beldenin sokaklarında kısa bir yürüyüş yaparak konakları, lökhaneyi ve Kadıgölü su kaynağını gördük. Kadıgölü denilen çok büyük debili pınar tam da kayalığın ortasından patlarcasına çıkar. İşte kent de bu su kaynağından dolayı binlerce sene önce buraya kurulmuştur. Ara veren yağış nedeni ile sokakları arşınlayıp sonra da otelin altındaki lokantada çok lezzetli bir akşam yemeği aldık. Yağış başlayınca da şehir kulübüne girdik, tüm masaları işgal ettik. Okey ve ohel kareleri kuruldu gelsin çaylar ve kahveler. Üstelik de Türk kahvesi sadece 30 lira idi. O netameli uzun uçurumlu yollardan sonra bu bilinmez ama muhteşem beldede,  damları delecek kadar yağışın altında köy kahvesindeki bu uzun ve asude saatler ilaç gibi geldi bize.

  Sanki yükselmiş gibi duran bulutların altında ilk Eğin sabahımıza uyandık. Lezzetli bir kahvaltı alıp güne başladık. Bugün tamamen güvendiğim hava raporlarına göre hareket edeceğiz ve hiç de acelemiz yok. Önce Ali Demirsoy hocanın burada bir yüksekokulda bulunan ve seneler boyu topladığı canlı cansız örneklerden oluşan kolleksiyonunu sergilendiği müze salonu görmeye gittik. Çok değerli bir bilim insanı biyolog olan Ali Demirsoy özellikle evrim konusunda birçok yayını olan bir kişilik olup aslen buralıdır.

  Akabinde ve detayında bulutlar sanki biraz yükselir gibi olunca her zaman yaptığımız etkinliği yapıp köyler arası yürüyüşe gittik. Araçlar ile Sırakonak köyüne yollandık. Harikulade konakların peş peşe dizildiği köyde kimsecikler yoktu. Köy içini bir çırpıda geçip patikaya girdik. Birkaç kişi eksik ile yürüyüş koluna girdik, buradan aşağıya en fazla 40 dakikalık hep inişli kolay bir yürüyüş yapacağız. Böylelikle de bu coğrafyayı tam içinden görecek ve muhteşem de manzaralar alacağız. İlk kez böyle erken bir tarihte geldiğim için çok farklı çiçekler ile donanmış patikadayız. Özellikle anemon denilen Manisa laleleri taşlık yamaçları doldurmuş idi. Kimileri yarım saatte kimileri kırk beş dakikada tamamladı parkuru ve yine çok güzel bir köye Apçağa’ya indik.

  Diğer köylerin tersine Apçağa’ya yaşam vardı, hatta çok lezzetli lavaş ekmekler yapan fırını bile açıktı. Önce köyün yukarısındaki çay bahçesine konuşlandık. Çaylar ve kahveler içtik hatta burada yapılan nefis sütlaçlar tattık. Köyün içine inip asude mimariyi gözledik, fırından ekmekler aldık ve etnografik müzeye girdik. Efendim Apçağa, Ahmet Kursi Tecer’in de köyü olup “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” dediği köy işte burasıdır. Apçağalılar öyle bir kent aidiyetine sahiptir ki, köy ihtiyar heyetinin izni olmadan kimse evine çivi bile çakamaz. Bu olağanüstü güzel mimari dokularını şiddetle korurlar.

  Eğin kent merkezine dönüp bir öğlen yemeği de alıp serbest zamanlar verdik. İkindi saatlerinde yağış olmayacağı için tekne gezisine ikindi vakitleri yollandık. Mustafa kaptanın teknesine doluşup Karanlık Kanyon’da tura çıktık. Full dolu baraj gölü uzantısında dik yamaçlı duvarlar arasında suları yara yara ilerliyoruz. Derken kayaların üzerinde iki yaban keçisi görmeyelim mi? Akşam saatlerinde kanyona inip su içiyorlardı. Bir buçuk saat kadar herkesin çok keyifler aldığı tekne turunu tamam edip bu kez Taş Yol’a gittik.

 Kent merkezlerinden çok uzakta olan ve hastalarını Erzincan ya da Sivas’a ulaşamadan kaybeden Eğinliler 140 sene önce kazma kürek işe girişerek Karasu Nehri kıyısındaki kayaları delip Divriği’ye oradan da Sivas’a kestirme bir yol açma çabasına giriştiler. Kemaliyeliler Taş Yolu olarak dünyadaki tehlikeli merak edilen yollar listesine de giren bu yol, yine ünlü çalışkan vali Yazıcıoğlu’nun devreye girip makinelerle gelmesi ile nihayet açılabilmiştir. Sekiz kilometre uzunluğundaki yol, sık sık hava tünelleri ile de desteklenmiş olup küçük araçların geçişine uygundur. Hatta buraya ilk geldiğimiz 2004 senesinde, o zamanlar şimdiki yollar yapılmamıştı ve Eğin Derneği Taş yolun Divriği tarafındaki girişine 5 minibüs ile gelip bizi almışlardı.

   Taş Yol’un korkutucu ortamına girdik minibüsler ile ve araçların dönüş yapabileceği bir yerde inip yürümeye başladık. Tünellere girip çıkıp yarım saat kadar yol aldık. Tünel çıkışlarında ise durup fotoğraflar alıyoruz. Az önce sularında tur yaptığımız Karanlık Kanyon çok müthiş bir görüntü veriyordu. Aslında suların rengi turkuaz idi ama yağışlardan dolayı bir bulanıklaşmıştı. Eğin’de yapılacak her etkinliği yapıp otellerimize döndük. Neyse ki son saatlerde yağış olmamış idi ama akşam tekrar başladı.

  Yine otelin lokantasında lezzetli yemekler alıp buraya özgü lezzetleri de satın alıp kargolattık ; tulum peyniri, dut kurusu ve pekmezi başta olmak üzere envai çeşit nevale. İlk kez Eğin’i görenlerin hiç unutmayacağını umduğum bu harikulade destinasyonda ikinci kez odalarımıza çekildik. Yarın da uzunca bir gün bizi bekliyordu.

Geleneksel 9.Dersim Gezisi, Bölüm 4: Eğin’deki ikinci sabahımıza uyanıp yola çıktık. İlk durağımız hemen yakındaki Şırzi yani Esertepe köyü. Köyün yegane sakini muhtar bizi bekliyordu, geldi ve küçük kilisenin kapısını açıverdi. Şimdilerde kimsenin yaşamadığı bu köyde sapasağlam bir Ermeni köy kilisesi vardır. Duvarları tamamen boş olsa herhangi bir fresko olmasa da sapasağlam idi. Muhtarın dediğine göre mübadele senelerinde köyü tek etmişler. Köy meydanında hem güzel mimarili bir çeşme hem de gayrimüslim mezarlığı vardı ama mezarlık defineciler tarafından delik deşik edilmiş.

   Yoldayız tekrar Divriği’ye kadar uzunca bir yolumuz vardı ve yine rotamız üzerinde Bağıştaş köyünde tren istasyonu yanındaki güzel kahvede mola verdik. Hem lavabosu vardı ve hem de bir şeyler içebilirdik. Bit dönemler civar köylülerin gelip oyunlar oynadığı bu köy o dönemin “Las Vegas” ı imiş kahvecinin dediğine göre. Zaten etnografik bir müze gibi donanmış hatta bir de kitaplığı olan Türkiye’nin bir dönem hafızası gibi olan kahveyi bizimkiler çok sevdi.

   Yağışlar nedeni ile iyice yeşermiş buğday arpa tarlaları arasından yol alıyoruz. Alevi köylerini geride bırakıp Divriği’ye yaklaştığımızda da bölgenin karakteristik yapısı olan demir madenlerinin soluk kırmızı renkli tepelerini gördük. Divriği’ye varır varmaz doğruca asıl hedefe Ulu Camii/Darüşşifa’ya gittik. Bu yapı biz Türklerin Anadolu’da yaptığı en muhteşem eserdir. Yolların bittiği bir yerde bu uzak diyarlarda özenle yapılmış bir anıttır. Ulu Camii kısmı 1228/29 yıllarında yöreye egemen Mengücekoğlu Beyi Ahmet Şah tarafından, camiye bitişik Darüşşifa ise yine aynı yıllarda eşi Turan Melek Hatun tarafından yaptırılmıştır. Barış yüzyıllarında bu ücra ve ıssız yerde Anadolu’nun tüm ustalarının taş işçilerinin emekleri ile yapılmış olup mimari da Ahlatlı Muğis oğlu Hürrem Şah’dır.

  Doğan Kuban hocanın bitmemiş bir eser olarak nitelediği mermerin adeta oya gibi inşa edildiği yapının kapıları özellikle de “cennet kapısı” denilen kuzey kapısı olağanüstüdür. Darüşşifa’nın taç kapısının her iki yanında dinen yasak olmasına rağmen erkek ve kadın başı figürleri vardır. Ulu Cami’nin iki kapısı da muhteşemdir. Hele hele kuzey kapısı inanılmazdır, sarmal gibi iç içe geçmiş arabesk mermer röliyefler, hayat ağacı motifleri, küfi harfler ile Kuran’dan sureler ve çiçek kabartmaları çok başarılı idi. Caminin içinin özellikle de tavanın yapısı , taşların demirden dolayı soluk kırmızı rengi ve gotik sütunlar inanılmazdır.

  Vakitler öğlen olmuştu ve acıkmıştık, hemen ilçedeki yeni düzenlenen ve kadınların işlettiği sokaktaki küçük kafelere gittik. Dağıldık ve yerel lezzetler ile açlığımızı bastırdık bi güzel. Sonrasında bu güzel beldedeki otelimize geçip yerleştik ve kısa bir mola verdik. Sırada uzak bir köyde bulunan hiç bilinmeyen acaip bir yeri görmeye gelmişti. Dans eden kara bulutların altında hızla yol alıp uyduruk adı ile Çiğdemli gerçek adı ile Tuğut köyüne yollandık. Bu bölge Mengücekoğlu Beyliği hakimiyetinden önce Selçuklar döneminde Danişmendoğulları beyliğinin egemen olduğu bir coğrafya idi. Bu beylik Türk/Ermeni karışımı bir beylik idi.

  İçlerinde her türlü madenin olduğu kırmızıdan yeşile inanılmaz renkleri ile belli olan yalçın dağların kuzeyini kuşattığı derin bir vadiye varıp köye indik. Önceden aradığım muhtar da bizi bekliyordu ve köye girdiğimizde fecaat bir yağış da başladı. Muhtar okulda idi ve salonda sobayı yakmış çayı demlemiş bizi bekliyordu. Okula girip çaylarımızı içip yağışın ara vermesini bekledik bir süre. Tuğut, günümüzde Alevi köyü idi ama çok değişik her türlü kültürün yer aldığı bir köy idi. Köyde 800/1000 yaşında kerpiç ve kayrak/sal taşlarından yapılma evler konaklar vardı. Geçmişte çok kalabalık olan köy günümüzde çok göç vermiştir.

  Köyün konumu, su kaynaklarının bolluğu ve her biri rezidans bir konak gibi olan evleri ile tam merkez bir yerleşim yeri idi. Kanımca 11.y.y.daki Danişmentoğulları Beyliği zamanında da önemli bir yerleşim idi kökeni Ermeni halkı olan. Lakin göç nedeni ile ıssızlaşan köyde mesela geçen seneden beri bir konak daha yıkılmıştı. 800 yaşında bir konağın altında samanlık olarak kullanılan bölüm aslında ne olduğu bilinmeyen kadim bir tapınak idi. Çünkü iki sıra granit altışar sütun vardı ve konak da bu temel üzerine inşa edilmişti. Köydeki kimi evlerin de latında buna benzer yapılar olduğu söyleniyordu. Hatta muhtar köyde değil iken defineciler gelip zemini delik deşik etmiş. Geçen sene geldiğimizde bu çukurlar yoktu. Bu müthiş yeri görmüş olmanın hazzı ile dışarıya çıkıp yağacağım diyen bulutların altında hızlıca vadiye indik. Vadide iki Osmanlı köprüsü ve bol sulu bir çeşme vardı. Tek tük damlalar gelmeye başladığında ise köyü hızlıca terk ettik ve nezih otelimizin güvenilir sıcak ortamına döndük.

  Bir süre serbest zaman verdik, iyice yorulmuştuk çünkü. Akşam saatlerine doğru eski kent bölgesine konakların olduğu mahalleye yollandık. Araçlardan inip Divriği konakları arasında kısa güzel bir yürüyüş yapıp yemek alacağımız Mühürdarzade Konağı’na vardık. Bu konak kentin ünlü siması Nuri Demirağ’ın yaşadığı yer idi ve üst katta da ondan eserler bilgiler vardı. 20.y.y. başlarında İstanbul’da ticaret ile uğraşıp çok zengin olan hatta devlete borç paralar da verip Sivas/Erzurum demiryolu hattını tamamlayan bu nedenle de “demirağ” soyadını alan muhteşem bir kişilik idi Nuri Bey. Dolmabahçe’de uçak fabrikası kurup uçak üretmiş ve İstanbul Boğazı için de bir köprü projesi bile yapmış Nuri Bey. Tabii ki doğduğu bu ilçeye de epeyce bir katkısı da olmuş.

  İçeride mutfakta kadınlar harıl harıl yemekleri hazırlamakta idiler. Mönümüz Divriği pilavı idi ama bu öyle bildiğiniz bir pilav değildi. Asker gibi tek tek dizili pirinç taneleri, tereyağı ve üzerinde didiklenmiş etler ile acaip lezzetli idi. Hoşaf ve kalburabastı tatlısı da nefis idi. Bir tekel bayine uğrayıp ateş sularımızı aldık. Otelin bahçesinde de köyden aldığım kuruluklar ile bir Hıdrellez ateşi yakıverdik, çünkü bugün 5 Mayıs idi. Ateşlerden atladık elimizde biralar ve şaraplar oyunlar oynadık, hatta bahçedeki gül ağaçlarına da dilekler astık. Eminin ki gruptaki hiç kimse Divriği’deki bu Hıdrellezi unutmayacaktır.

Geleneksel 9.Dersim Gezisi, Son Bölüm: Güzel anlar yaşayıp muhteşem yerler gördüğümüz bu bilinmez uzak ilçe Divriği’deki otelimizde zengin bir kahvaltı sofrasına konuk olup yola koyulduk. İstikamet önce Arapkir sonra da Malatya. Anadolu’nun bağrında yüksek ıssız topraklarda yol alıyoruz, Sivas ile Malatya arasında pek köy yerleşimlerin olmadığı yaban bir alan burası, her taraf step ve mera. Geçen geldiğimizde aşağıdaki ovalardan buralara yazı geçirmeye gelen büyük sürüler vardı çobanları ile beraber. Şimdi ise henüz vakit erken olduğu için meralar bomboş durumda, kimseler yok.

    Nihayet öğlen saatleri gelmeden Arapkir ilçesine vardık. Reyhanı, köhnü üzümü ve Osmanlı’ya verdiği paşaları ile ünlü bu kadim beldede doğruca Millet Han’a girdik. Kısa bir mola verelim de kendimize gelelim. Günün ikinci durağı Koruköy idi. İlçe merkezine çok uzak olmayan bu güzel köy, kadınların özel bir çamur toprağı ile evlere yaptığı ve “çarpma” denilen süslemeler yaptığı köy idi. Köyün sokaklarını gezip örnek bir evin içine de bakarak Koruköy turunu tamam edip ilçe merkezine dönerken de merkeze yakın bir mahallede Cevat Çobanlı Paşa Konağı’nı da görüp fotoladık. Çobanlı Paşa, Çanakkale cephesi komutanı idi ve aslen de buralıydı, kurtuluştan sonra da siyasete girmişti.

  Salık verilen esnaf lokantasına yollandık. Tam bir lezzet durağı idi ve acaip derecede de ucuz idi her türlü yemek. Devamında ilçenin baharatçılarının olduğu sokağa girip Arapkir lezzetlerini edindik ; köhnü üzümü ve şarabı, reyhan, meyve kuruları, . . . .  Karnımız tok sırtımız pek ve göynümüz şen olarak yola çıktık tekrar Onar köyüne doğru. Yine Arapkir’in bir köyü olan Onar’da çok özel bir yer vardır; 850 yıllık Cemevi.

  Anayoldaki sapaktan sonra sonsuz badem bahçeleri içinden devamla yol alıp vardık Onar köyüne. Köy derin bir vadinin başında kurulmuş idi. Şeyh Hasan Onar Türkmenlerin “bayat” soyundan olup 1223 yılında Alanya’nın fethine katılmıştır. Gösterdiği yararlılık nedeni ile Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat, şeyhe buradaki toprakları vermiş. Şeyh de buraya yerleşip kendi ibadethanesi olan Cemevi’ni kurmuş. Kısa bir yürüyüş ile kalın duvarlı Cemevi’ne giriyoruz, sorumlusu olan Hümmet abi köy dışında idi. Ahşap direkleri ve kırlangıç tavanı ile sanki tarihten kalmış bir eser gibi idi, oldukça da etkileyici insanı hemen içine alan bir ambiyansı vardı. Geri geri olarak çıktık Cemevi’nden. Yeni cemevinin üst katında ise küçük bir müze vardı. Müzede burada bulunan kimi tarihi taş eserler vardı. Eğer girebilseydik, erken dönemde buraya yerleşmiş Türk boylarına ait “tamga”lı kabartmalı taşları görecektik.

  Köyün burada kurulmasının nedeni olan bu yaşamaya elverişli coğrafya aslında Roma dönemlerinden de bu yana bir yerleşim alanı idi. Köyün hemen aşağısındaki vadi yamaçlarında hem taş çağında kullanıldığı belli olan mağaralar ve hem de Roma dönemi kaya mezarları bulunuyordu. Patikadan inip önce Paleolitik mağaraları gördük sonra da biraz ileride içinde çok güzel resimler olan kaya mezarlarını gördük. Aslında vaktimiz olsa tüm bu yamaçlarda aşağıdaki vadi tabanına kadar yer alan mağaraları da görebilecektik.

  Malatya yolundayız ve artık ovalara inmeye başladık. Önce buğday arpa tarlaları sonrasında bitmek bilmeyen kayısı bahçeleri az gittik uz gittik ancak iki saat sonra Battalgazi beldesi Arslantepe ören yerine vardık. En eski Malatya yerleşimi diyebileceğimiz Arslantepe devasa bir höyük olup kuruluşu M.Ö. 5000’lere dek gidebilir. Fırat Nehri’nin suladığı verimli geniş ovaların en başat Neolitik köyü olan Arslantepe höyüğü İtalyan arkeologlar tarafından kazılmakta olup devletin, organizasyonların ilk kurulduğu yer olarak ünlenmiştir. Höyüğün diğer ucunda bulunan ve bugün Ankara’da müzede sergilenen dev arslan heykelleri nedeni ile bu adı almıştır. Bilinen yazılı tarih çağlarında ise adı mesela Hititler döneminde Meliddu, İlk ve Ortaçağlarda Melitene nihayet Malatya’ya dönüşmüştür. Keza asıl Malatya yerleşimi de hemen höyüğün yanındaki Battalgazi beldesidir. Günümüzdeki modern Malatya ise 20.y.y. başlarında yeni kurulmuştur eski bağların olduğu mevkiide.

 Höyük maalesef kapalı idi, biz de dışarıdaki imitasyon heykelleri göstererek anlattık bu yerin Anadolu arkeolojisinde ne kadar değerli olduğunu ve hala devam eden kazılarda yeni buluntuların ortaya çıktığından neyin bahsettik uzun uzun. Malatya kent merkezinin fecaat trafiği içinde Kernek semtine yollandık. Depremden önce çok canlı olan bu cadde son iki üç senedir epeyce sönmüştü. Bildik bir restoranda yemek alıp dondurmalar da tadarak otelimize gittik. Malatya otelimiz bu rotanın en fiyakalı oteli idi üstelik.

  Son güne uyanıp mükellef hiç alışamadığımız bir kahvaltı sofrasına konuk olduk. Bugün Malatya/Sivas arasında güzel yerler göreceğiz. İlk durağımız Levent Seyir Terası idi lakin bir saat içinde vardık ki, in cin top oynuyor. Deprem sonrası terkedilmiş bir yer hatta çatısı neyin de yıkılmış. Depremden bunca zaman geçtiği halde hala buranın açılamamış olması çok tuhaf bir durum idi. Darende’ye doğru yol alıyoruz, çıplak tepeler vadiler geçiyoruz, dağ başlarında minik yalnız Alevi köylerini geçip ovalara indik. Bu sefer ovaların zengin habitatı içinde Sünni köyler başladı. Nihayet Darende’yi geçip Somuncubaba’ya kanyona geldik.

  Buradaki vadide Tohma Çayı akar ve derin de bir kanyon oluşturur. Orta Asya kökenli bir mutsavvıf olan ve Bursa’da yaşayıp kendi zaviyesinde ekmekleri çoğaltıp halka dağıtan Somuncubaba, sonunda gelip buraya yerleşmiş ve burada ölmüş. Kanyonda kısa bir yürüyüş yapıp demli çaylar da içerek ayrıldık diğer durağımıza doğru. Az bir yol gittik ve saptık bir köy yoluna derken ilk kez görenleri şaşırtan Günpınar Şelalesi’ne vardık. O denli kuru kurak bir coğrafyada akıyordu ki bu güzel şelale gürül gürül, kimsenin aklına gelmez böyle bir yerde bu denli güçlü ve şifalı sular. Kuzeye devam ediyoruz, Sivas vilayeti topraklarına girip Gürün ilçesini de geride bıraktık ve Kayseri sapağındaki dinlenme tesisinde yemek molası verdik.

   Mola sonrası taifeye bir sürpriz yapıp programda olmayan bir yere yollandık. Uzak olmayan bir yerde yine kurak step coğrafyası ile ters orantılı olan Gökpınar Göleti. Yanına vardığımızda herkesin mutluluktan ve gönençten yüzü ışıl ışıl idi. Gölün rengi o denli inanılmaz ki bir de dipten çıkan kabarcıklar yok mu ? Üstelik iki öğretmen de utangaç tavırları ile gelip saz çalmasınlar mı, hemen katıldık ve onlar çaldı biz söyledik Aşık Veysel’i, Mahzuni’yi ve Neşet’i. Uçağımız vardı akşama yoksa bu konser bırakılır mı ?

   Sivas kent merkezine epeyce geç vardık ve bizden ayrılacak üç kişi zar zor yetişti trenlerine. Doğruca Kongre Binası Müzesine gittik. Aslında bir okul binası olan ve Sivas Kongresi’nin toplanıp modern Türkiye’nin temellerinin atıldığı müzede çok şeyler anlatan görseller vardı. Taife ile salonları gezip uzun uzun anlattım bildiklerimi Mustafa Kemal ve İstiklal Savaşı’na dair. Tabii ki olmazsa olmaz yeri kentin en güzel yapısı Gök Medrese’yi de gördük. Mavi çinilerinden dolayı “gök” sıfatını alan bu 13.y.y. medresesi muhteşem bir mimaridedir.

  Serbest zamanlar verip dağıldık dört bir yana ve çoğunlukla sadece et ile yapılan içinde herhangi bir baharat olmayan Sivas köfteleri ile zilliği kırdık. Havaalanına geçip beklemesiz vakitlice bir uçuş ile dönüverdik “kürkçü dükkanı”na. Bir kez daha muhteşem bir Dersim Gezisi ifa etmiştik. Darısı 2027 Haziran ayında yapmayı planladığımız Dersim Gezisi’nin başına diyerek tamam edelim bu tefrikayı da..